-99999922

0-00000129

-99999922

0-000005310-000000020-00000532

-99999922

Welcome to ŞEBİNKARAHİSAR

0-00000216

-99999922

 Şebinkarahisar Tanıtım

0-00000592

-99999922

              NE HAYAL NE RÜYA ŞEBİN MEDYA

-99999922

HALK MÜZİĞİNDE ÇOBAN KAVAL ve SÜRÜ PDF Yazdır e-Posta
Seher Keçe TÜRKER tarafından yazıldı   
Perşembe, 18 Haziran 2009 21:29
HALK MÜZİĞİNDE ÇALGILAR ULUSLARARASI SEMPOZYUMU
14-16 ARALIK 2007
HALK MÜZİĞİNDE ÇOBAN KAVAL ve SÜRÜ
ÖZET
                              Kaval insanoğlunun ilk üflemeli çalgılarındandır. Islık çalmasını başaran insanoğlu, rüzgârın içi boş kamışlardan çıkardığı seslerden yararlanarak, ilk melodik sesleri   kavaldan çıkardılar. Çağlar önce Anadolu' ya göç eden insanlar öz kültür değerleri arasında kavalı da getirmişlerdir. Anadolu da çok uygarlıklar döneminde değişik biçimleriyle çalınan kaval, asıl işlevini çoban ve köylünün yaşamında simgelenmiştir. O dönemlerde kavalın duygulandırıcı sesi, Anadolu halkını mistik bir duyguya da sürüklemiştir. Böylece çalgının kutsal anlama bürünmesine yol açmıştır. Geleneksel kaval çalınışına Anadolu halkımız ‘horlatmalı' ya da ‘sızlatmalı' çalış der. Bu çalınışa en güzel örnek olarak ‘Davarı Suya İndirme Havası' verilebilir.
                      Şebinkarahisar‘da dağlarda çobanlar arasında düzenlenen gümüş Kaval Beste Yarışmasından söz edeceğim. Ayrıca zamanımızda ramazan ayında usulüne uygun mani söyleyip   davul çalacak kimse bulamıyoruz. Bir kültür göz göre göre ölüyor. Diğer taraftan Peygamber mesleği olan çobanlık da yok olmaya yüz tutmuştur.   Onun en büyük parçası olan kaval da çalınmıyor. Çobanlar kaval çalmasını bilmiyorlar. Bu anlamda Şebinkarahisar'da yapılan   “Gümüş Kaval Beste yarışması” önen kazanıyor. Çobanlık mesleğini canlandırmak ve kavalın çalınmasını sağlamak adına başarılı bir çalışmadır. Çalışmamda kavalın tarihçesinden söz ederken, kaval, çoban, koyun üçgeni üzerinde duracağım. Çoban öykülerine dikkat çekeceğim.  
Anahtar kelimeler: gümüş kaval, çoban, sürü

GİRİŞ
     Tarihi insanlık tarihi kadar eski olan kaval çalgısı, ilk üflemeli çalgı aletidir. Sümer toplumunda MÖ 5000 yıllarından itibaren kullanıldığı sanılan bu çalgıya ait elimizdeki en eski bulgu, Tepe Gaura kazılarında ele geçen ve MÖ 4. bine tarihlenen kemik kaval parçalarıdır. (-------). MÖ 3. Bine tarihlenen Ur Kral mezarlarında gümüş kavallar bulunmuştur (--------).
Ur' da iki tür kaval olduğu tespit edilmiş. Gümüş kavalların boyu 23 cm imiş. Birisinde dört, diğerinde tek delik bulunurmuş..   Tahminen çifte kaval olarak kullanılıyormuş.
Bazı kabartmalarda bu kavallar yanyana, bazılarında, araları ayrık olarak tutulduğu görülüyor. Ancak ikisine de aynı anda üfleniyormuş.   Bu kavallarda ağızlık var mı yok mu bilinmiyor.
                        Asur kabartmalarında da çifte kavalların boyutları birbirinden farklıdır. Tek delikli olan kaval diğerinden kısadır.      
                    İlkçağ Uygarlıklardan, Mısır'da (M.Ö. 2850-332) “çalgı çalmak kahraman erkeklere değil, nazlı kadınlara yakışır” düşüncesi hakimdir. Antik müzik yani ilk çağ müziği, ayin ve mistik törenlerin, savaş danslarının olduğu gibi, gündelik yaşamın da bir parçası ve eğlence aracıdır. Davul, arp, tef, darbuka, sistron, çifte kaval, üçgen, kitara ya da çitara (su basılarak işleyen org) önemli çalgılardır.
              Sümerlerde   (M.Ö. 4000-2300)   Müzik, dinsel tapınma törenlerine özgü gizemli bir güç taşır. Şarap ve aşk gibi dünyasal zevklerin sesidir. Bu sesler kaval, lir, arp, kamış, düdükler, davullar ve iki değnekle çalınan santur daha sonraları trompetlerdir.
Bilinen en eski müzik Çin müziğidir. Çin müziği ve çalgıları daha sonra çevre ülkelere ve Avrupa ya yayılmıştır. Müziği eğitimde ilk kullanan Çinlilerdir.
İnsanoğlunun esen rüzgarların, sazlıklardaki kırık kamışlara çarparak çıkarmış oldukları ıslık seslerini, onların da taklit ettikleri, üzüntülü ve sevinçli günlerinde çıkarmış oldukları seslerin ilk müzik duygularını ortaya çıkardığı tahmin edilmektedir. Zamanla düşüncelerini geliştirerek kamışın veya kirişin çıkarmış olduğu sesler onların ilgisini çekmeye başlamış, avlanmak üzere kullandıkları ok ve yaylarını bir müzik aleti gibi kullanmışlar. Avlanma yayına oku sürterek bir takım sesler çıkarmışlar ve adına ‘okluğ' demişlerdir. Daha sonra okluğun ucuna su kabağı ilave ederek ‘ıklığ'a dönüştürmüşler ve at kılından yapılan yaylar ile de çalmaya çalışmışlardır.Tarihi belgelerden anlaşıldığına göre; Iklığ yaylı sazların, kopuz ise mızraplı sazların atasıdır.
Asya müziğinin sistemi olan Pentatonik sistemdeki beşli sesler elde edildikten sonra da,delik sayısı sekize kadar artırılmıştır. Önceleri kamıştan yapılan kavallar zamanla hayvanların boynuz ve kemiklerinden yapılmaya başlanmıştır. İlk dönemlerde kartal ve turna gibi kuşların kanat kemiğinden yapılıp çalınanlarına ötkeçi-n adı verilmiş, bundan tek kemikten yapılanlarına ise bugün çığırtma denilmektedir.                                                                                                                                                    
İlk Türk çalgılarının oluşumunda, ev yapımında olduğu gibi doğal çevre koşullarının ve buralarda bulunabilen maddelerin kullanıldığı görülür. Bunlar, ağaçlar, tel yapmaya elverişli mahalli bitkiler, çeşitli hayvan bağırsakları, at kuyruğu, hayvan derileri, boynuz, kuş kanadı, kaval kemikleri gibi maddelerdir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            
Kaval, Anadolu yaşamında köklü bir geçmişe sahiptir. Anadolu insanları tarafından yıllar yılı öz duyguların anlatım ve iletiminde vazgeçilmez bir çalgı olmuştur. Çağlar önce Anadolu' ya göç eden insanlar öz kültür değerleri arasında kavalı da getirmişlerdir. Anadolu da çok uygarlıklar döneminde değişik biçimleriyle çalınan kaval, asıl olgusunu çoban ve köylünün yaşamında simgelenmiştir. O dönemlerde kavalın duygulandırıcı sesi, Anadolu halkını mistik bir duyguya da sürüklemiş, böylece çalgının kutsal bir anlama bürünmesine yol açmıştır. İslamiyet'ten önceki dönemde belli başlı Türk çalgıları: Davul, tunçtan yapılmış kus(kos)lar, yaylı-yaysız kopuzlar, çeşitli düdükler, “sıbızgı” denilen kavallar başta gelen çalgılardı.
Anlatılara göre Hz. Süleyman'ın öğrencilerinden sayılan Pisagor, üç gece rüyasında bir nurani kişinin "Falan deniz kenarına git, orada bir bilim bulacaksın" demiş, Pisagor gidip hiçbir şey bulamayıp geri dönerken orada bulunan demircilerin çıkardıkları seslerden müziği icat etmiştir. Pisagor ruhunu terbiye için uyguladığı riyazet metoduyla gezegenlerin bulunduğu semaya kadar çıkar ve feleklerin hareketinden çıkan müziği dinlermiş.                
Tanrıça Athena vadi içinden akan derenin kenarında dolaşıp kaval çalarken sudaki aksinde yanaklarının şişkin olduğunu görmüş. Aksini çirkin bulup fırlatıp atmış kavalı. Kavalı bulan Marsyas zamanla öyle güzel çalmaya başlamış ki, ünü her yeri sarmış. Müzikte kendisini rakipsiz gören Tanrı Apollon'a kafa tutar hale gelmiş. Apollon Marsyas'ı yarışmaya davet etmiş. Kral Midas ta hakem olmuş. Marsyas kavalı daha güzel çalmasına rağmen yenik ilan edilmiş, ama kıskançlığını yenemeyen Apollon, Marsyas'ın derisini yüzdürmüş, Midas'ın kulaklarını eşek kulağına dönüştürmüş. Ama sonradan yaptığına pişman olup Marsyas'ın bedenini ırmak haline getirmiş. İşte antik adıyla Marsyas, bugünkü adıyla Çine Çayı böyle oluşmuş.
Bu mitolojik hikâyeye göre de; Hindistan'da dev bir Anka kuşu varmış. Bu kuşun adına "Kaknüs" derlermiş. Ormanın derinliklerinde yaşarmış. Gagasında yüz delik bulunurmuş. Bir eş bulmak ümidiyle tatlı tatlı ötermiş. Gagasındaki bu deliklerden çıkardığı ötüşlerin, nağmelerin etkisine gelen diğer küçük kuşları yiyerek beslenirmiş. Çok uzun yıllar yaşar, öleceği zaman ötmesi çoğalır, sonra birden alev alır ve kül olurmuş. Küllerden yeni bir yavru kaknüs kuşu doğarmış. Bu kuşu merak eden bir filozof, uzun arayışlar sonunda onu bir ormanda bulmuş ve günlerce izleyip nağmelerini dinleyerek müziği icat etmiş. Bu hikâyenin anlatıldığı zaman dilimi Selçuklulara kadar uzanır. O dönemin ünlü mistik şairlerinden Feridüddin Attar'ın eserinde bu hikâyeyi bulabiliriz.(USLU, 2004:276) XV.
Sayısız çoban öyküsü okudum. Bunlardan bir kaçını özetlemek istiyorum.
Zavallı Çoban, öyküsü bir kavalla başlar. Zavallı çobanın sayesinde sihirli kavalın içinden kaybolan prenses çıkar. Padişah bu işe çok sevinir. Prensesi çobana verir. Padişah vefat edince Prenses Nazlı, Kraliçe olmuş, Zavallı Çoban'a Vezirlik   rütbesi vermiş. Vezir çoban, ülkenin ilerlemesine, yoksulluğun azalmasına, insanların hakça ve mutlu olarak yaşamalarına çalışmış.
Taş Kesilen Çoban Ve Sürüsü,   Çobanın birisi dağda sürülerini otlatıyormuş. Oradan geçen yeni doğum yapmış bir kadın, çocuğuna süt istemiş. Çoban, kadına süt vermediği gibi, bir de onu azarlamış. Kadın da çobana kızarak beddua etmeye başlamış: “İnşallah sürünle birlikte taş ve ağaç olursun, demiş. Allah katında kadının bedduası kabul olmuş ve çoban sürüsüyle birlikte Çakmakkaya Köyü civarında taş ve ağaç olmuş.
Erzurum'da Çoban Dede Söylencesi: Erzurum dağlarında sürülerini otlatan Çoban Dede ve koyunları susuzluktan bunalmıştır. Koyunların halini gören Çoban Dede Tanrı'ya yalvarır:"Ya Rabbim, bu yerde soğuk bir su yarat da ben ve koyunlarım kana kana içelim. Ondan sonra istersen canımı al." Başını kaldırdığında bulunduğu yerde bir pınar akmaktadır. Koyunları da kendisi de kana kana içer. Sonra da "Tanrım değil mi ki sen beni duydun rahmet hazineni benden esirgemedin, artık bu can bana lazım değildir,"der ve orada ölür. Koyunlar da taş kesilir. Yörede bu suyun, sürüler dağda iken aktığına ve sürüler inince kesildiğine inanılır. Dağdaki ufak bir tümsek çobanın mezarını, çevredeki irili ufaklı taşlar da çobanın taş kesilmiş koyunları sayılır. Dağdaki kavaklarında çobanın değneğinden türediğine inanılır.
Çoban Kavalı: Kaval insanoğlunun ilk üflemeli çalgı aletleri arasındadır. Islık çalmasını beceren insanoğlu, rüzgârın içi boş kamışlarda çıkardığı seslerden yararlanarak, ilk melodik sesleri sağladı. İlk dönemlerde delik açılmadan üflenen kaval, bir zaman sonra önce tek delik açılmış, daha sonra bu sayı iki, üç, dört ve giderek beşe kadar çıkartılmış ve böylece, beş sesli ‘ pentatonik' ezgilerin düzeyindeki biçimine ulaştırılmıştır. Bu çalgı aletleri genellikle yabani armut ve erik ağacından yapılır. Bazen ceviz, kızılcık ve kiraz ağaçlarından da yapılmış kavallara rastlanır. Aynı zamanda tahtadan yapılan kavalların dışında plastik ve metalden (pirinç, alüminyum) yapılmış kavallarda farklı titreşim ve ses karakterleri ile bilinir. Gerek ton gerekse yüksek ses elde edilmesi açısından ağaç kavallar tercih edilmektedir.
Kavallar tek parça olabildiği gibi birbirlerine geçmeli iki veya üç parçadan da yapılmaktadır. En iyi kavallar Maraş ve Gaziantepli ustalarca yapılanlar olarak tanınır. Kavalın üflenen yerine Ağızlık, yere sarkan uç tarafınaysa Kenar denir. Kavalların sonlarına yani kenarlarına kaval yapılırken bünyesinden bir kalınlık bırakılarak, ya da sonradan o yere bir tahta bilezik geçirilerek kavalın darbe alıp zedelenmemesi sağlanır. Kavalın dibindeki deliklere ‘Şeytan deliği' ve Hazreti Ali adı verilen dört perde daha vardır.
Çığırtma: Dilsiz doğrudan üflemeli Türk halk çalgısıdır. Çığırtma, kartalın kanat kemiğinden yapılır.15-30 cm uzunluğundadır. Daha çok çobanlar tarafından kullanıldığı bilinen bu çalgı, günümüzde unutulmaya yüz tutmuştur. Önde 6-7, arkada ise 1 adet ses perdesi bulunmaktadır. Yaklaşık bir oktav ses genişliği vardır. Altısı üstte birisi altta olmak üzere toplam yedi tane ezgi perdesi vardır.
Kısaca yapılışını şöyle anlatabiliriz; kartalın kanat kemiği tüylerden ve kaba bir biçimde etten arındırılır. Toprağa gömülür. Bir süre beklenir, ilik ve et parçalarının toprak içerisindeki canlılar tarafından tüketilmesinin ardından süt içerisinde kaynatılır. Kaynatmanın amacı kemiğin beyazlamasını ve işlemek için yumuşamasını sağlamaktır. Bu işlemin ardından perde delikleri açılır.
Guval ya da kuval şeklinde farklı adlarla da anılmaktadır. Bu çalgı değişik toplumlarda değişik biçimlerde icra edilmiştir. Böylece kaval, ses yapısı ve çalınış tekniği olarak birbirinden farklı özellikler gösterir. Yurdun her köşesinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Dilli ve dilsiz olmak üzere iki çeşidi vardır. Sert ağaçlardan yapılmaktadır. Pirinç gibi madeni olanları da olsa bile, en makbulü erik ağacından yapılanıdır.
Dilli Kaval: Mısır'da "flüt", Sümerlerde ise "Na", Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde "tütek", Avrupa ülkelerinde de "flüt" adıyla yaygın olarak kullanılmaktadır. Çıkış noktasının Orta Asya olduğu sanılmaktadır. Çeşitli kaynaklarda ''ağız sazları'' arasında anılır. Orta Asya Türk uygarlıklarından itibaren bilinir.                                                                                                                                                                                                                                  
En iyi kavallar Maraş ve Gaziantepli ustalarca yapılanlar olarak tanınır.
Kavalın üflenen yerine Ağızlık, yere sarkan uç tarafınaysa Kenar denir. Kavalların sonlarına yani kenarlarına kaval yapılırken bünyesinden bir kalınlık bırakılarak, ya da sonradan o yere bir tahta bilezik geçirilerek kavalın darbe alıp zedelenmemesi sağlanır. Kavalın dibindeki deliklere ‘Şeytan deliği' denilir.
Ülkemizde yüzyıllardır, ''çoban sazı'' ya da ''düdük'' olarak tanınan kaval, Büyük Göçle yayıldığı toplumlarda farklı adlarla ve biçimlerle çalınmıştır.   Kaval sözcüğü, Orta Asya Balasağun'u Türk kültüründe de kullanılmıştır. Ancak değişikliği daha çok dil ve lehçelerden kaynaklanmaktadır. Kırım lehçesinde ''Khoval'' (Çoban düdüğü), Çağatay lehçesinde, ''Khaval'' (Mağara, in ya da büyük çuval), Azerilerde ''kabak-kaval'' (büyük tef), Arapça'da ise ''Geveze” (konuşkan kişi) karşılığındadır. Bunların dışında dilimizde insan bacağındaki uzun, içi ilik dolu baldır kemiğine de şekil itibariyle ''kaval'' denilmektedir. Yurdumuzda, halk ağzı ile ''gaval-goval ya da guvval'' olarak söylenen çalgı, sadece çobanlara özgü, ilkel bir müzik aleti olarak tanımlanmaktadır.                                                                                                                                                                          
Güney Anadolu'da halk ve göçebeler arasında kaval mukaddes bir alettir. Kaval, koyunların da sevgili sazı olduğuna inanılır. Kaval çalmasını bilen her çoban kavalının nağmeleriyle sürüsünün sevk ve hareket işlerini idare ettiği genel kanıdır. Bu konuda da bir çok halk hikayesi anlatılır. Kavalın geçmişi insanlık tarihi kadar eski olduğu söylenebilir. Sazı ilk olarak bulan veya çalanlarla ilgili birçok fikirler ileri sürülür ise de, araştırmacılar kavalın öz vatanı, Hazar Denizi ötesi Ural-Altay dağları arasındaki bölge olabileceği konusunda birleşmektedir. Nitekim Alman, ''Curts Sachs'' kavalın Türkçe asıllı olduğunu belirtmiştir. Konuyla ilgili ayrıca Macaristan'ın Zulnak ili Jonoshid yöresinde 1933 yıllarında arkeolojik kazılar ile ortaya çıkartılan bir ''kurgan'' (mezar) da var. Türk çobanına ait ''ötkeçin''ne (kemikten yapılmış çifte kaval) rastlanmıştır.
Çobanlama Çalış: Geçmişi çok gerilere giden ve tamamen çobanlara özgü sayılan, kavalın geleneksel anlatımıdır. Eskiden beri çobanlara yüklenilen en belirgin özellik, kaval sesinin koyunların çok hoşuna gittiğine inanılmasıdır. Batıda pastoral sözcüğü ile karşılık bulan bu geleneksel çalınışına Anadolu halkımız ‘horlatmalı' ya da ‘sızlatmalı' çalış der. Halkımız kaval sesini yıllar boyu hep bu çalınışın renk ve biçiminde anıp bilmiştir. Bu çalınışa en güzel örnek olarak ‘ Davarı Suya İndirme Havası' verilebilir.
Kavalın horlatmalı ya da sızlatmalı çalınışı, diğer nefesli çalgı aletleri apayrı bir farklılık ve tekniğe sahiptir. Aynı zamanda Zurna ve Mey gibi çalgı aletleri   olduğu gibi nefes çevirme tekniği de kullanılabilir. Şöyle ki, çalgıya aktarılan soluk ağız yerine burundan alınır. Çalgıya bir yandan üfleme yapılırken, diğer yandan ciğerlere sürekli hava desteği sağlanır.
KAVALIN SES ve BOYLARA GÖRE SINIFLANMASI:
1.Grup kavallar (Kaba kavallar): Genelde sesleri kalın ve boyları uzundur. Grubun önem arz eden örnek kavalı metot uygulamamızda temel sayılan C (Do) kavaldır. C kaval aynı zamanda kaval ailesinde piyanoya göre dia pozunu sayılır.
2.Grup kavallar ( Orta boy kavallar): Normal boy ve seste olanları içerir. Bu gruptaki kavalların diğerlerine göre kullanımları, daha kolay ve yaygındır. Bu gruptan en çok bilinen   F (Fa) kavaldır. Çalgının taşınmasındaki kolaylığı, parmakların delikler üzerindeki hareket rahatlığı yaygınlığı artıran etkenlerdir. F kavalın, ana C kavala göre duyuluşu, tam dörtlü yukarıdan olup duyulan sesler piyanodaki karşılıkları gibidir.
3.Grup kavallar (Cura boy kavallar): Boyları küçük, sesleri ince olanları içerir. Bu grup kavallardansa en çok bilineni A (La) kavaldır. C ye göre duyuluşu 14 ses yukarıdadır.
KAVAL HAVALARI
Yüksek Hava : Çoğunlukla tiz seslerle dolaşılarak ve hüzün havası verilerek çalınan havalardır. Bu havalar genellikle güreş, düğüş, düğün ve koşularda çalınırlar.
Aman Havası: Bu havalarda herhangi bir olayın sonuç bulmasında ve sedalı bir teslimiyette (Düğüş, güreş v.s) genellikle bir sakinlik havası taşır.
Senir Havaları: Senir yalçın bir dağın çok meyilli yüksek ve düz kayalık yerlerine denir. Bu havalar genellikle senir yerlerde çalınırlar. Kahramanlık öyküleri, yiğitlik ve övgü havalarıdır.
Suya indirme Havası: Horlatma tekniği ile çalınır. Bu hava çobanlar ve kaval icracıları arasında ‘Kara Koyun Havası' olarak ta bilinmektedir.                                                                                                                                                  
Kara Koyunun öyküsü;   “Bir çoban, Bey' in kızına âşık olur ve Beyden kızını ister. Bey çobanın bu isteğine karşılık ‘Kızımı sana veririm ancak kavalınla ün verirsen...'diye cevap verir ve söze devam eder. Sürüye, bir hafta su vermeden tuz yalatıp, sonra da kavalınla suya salacak ve su içirmeden geri getireceksin' der. Çoban bu güç şartı çaresiz kabul eder ve sürüye bir hafta su vermeden bolca tuz yalatıp; sonrada kavalıyla suya salar. Bir hafta boyu içi yanan sürü suyu uzaktan görür görmez, süratle pınar başına koşmaya başlar, tam su içmeye eğilecekleri an, çoban kavalı ile bir hava tutturur ki, bu sesi duyan sürü su içmeyi bir yana bırakır.   Sesin geldiği yöne kulak verip, su içmeden vazgeçerek geri dönmeye başlarlar. Ancak sürü başı kara koç, çobanın bu isteğine uymaz, illa su içeceğim dercesine orada inatlaşıp kalır. Davayı kaybedeceğini anlayan çoban bu kez kavalı ile bir başka yüksek perdeden yanık bir hava tutturarak başlar Karakoç'a yalvarmaya... Ve sonunda Karakoç'u su içmemeye razı eder.' şeklindedir. (1-koyunu suya indirme 2-Su içmeden sürüyü geri çevirme 3-Asi Karakoç'a yalvarma.)
 Zeybek Havası: Oyun havası şeklinde çalınır.                                                                                                                                                                                        
Ağıt Havaları: Birisi öldüğünde musikili bir şekilde ağıtlar yakılır ve söylenir. Bu genellikle Anadolu insanına özgü bir olaydır. Örneğin tarlada yıldırım çarpması sonucu ölen nişanlı bir kızın mezarına kadar çalgılar eşliğinde ağıt havaları çalınarak götürüldüğü ve gömülünceye kadar mezarı başında çalgı çalındığını incelemelerde bilinir.                                                                                                                              
Hollu Havası: Hollu, düğünlerde kol kola tutuşularak oynanan oyunların kavalla çalınan kısmına denir. Diğer bir adı ‘Halay Havası'dır. Bu havalar baştan yavaş bir şekilde başlar ve sonra gitgide serileşir, sonlarına doğru ( hollu kısım) kavalın hareketli bir şekilde çalışları ile biter.
                                                                                  Çoban giysisi olmayan çoban ve sürüsü
Çan Havası: Bu hava, koyunların boynuna asılan çanların çıkarmış olduğu seslerden etkilenerek çobanların çalmış olduğu havalardır.                                                                                                                                                        
Telez Otlatma Havası: Telez, tel gibi ince genellikle Ağustos aylarında yaylalarda yetişen ve koyunların çok sevdikleri bir ot çeşididir. Koyunlar çok sevdikleri bu otu yerlerken adeta neşe ile oynarlarmış. Çobanlarda bu olaydan etkilenerek çaldıkları, yeni havaya 'telez otlatması' adını vermişlerdir.
Gümüş Kaval Beste Yarışması: Şebinkarahisar'da dağlarda kaval çalarak çobanlık yapanlar arasında düzenleniyordu. 2002 yılında yapılan yarışmanın ödül törenin de bulundum.   İlk Gümüş Kaval Yarışmasının birincisi “Çoban Hayri Şentürk” olmuş. Bu bölgede de çobanların kaval çalmasını bilmediği görülmüştür. Yarışma düzenlenirken bir çok kişi kaval çalmayı öğrenmeye başlamıştı. Çalışmanın akıbeti hakkında fikrim yok. Başka illerde de yapıldığını duydum.. Bu çalışmanın halk kültürünün yaşatılması bakımından önemi büyüktür. Bu bilincin kazandırılması yerinde olur kanısındayım. İnternette de büyük kaval çalma ustaları tarafından verilen   “kaval çalma dersleri” gözüme çarptı. Kaval çalmağı herkes isteyebilir. Ama İnternetli çobanlar var mı? Bilmiyorum.    
                    Çobanlık, peygamber mesleği olarak bilinir. Yöreye göre kuralları vardır. Bitlis ilinin Ahlat yöresinde çobanlık mesleğinin yapılışını anlatacağım:                      
AHLÂT YÖRESİNDE ÇOBANLIK
“Ahlât merkezinde sığır güdene, “nahırcı”; koyun güdene, “çoban”; kuzu güdene, “kuzucu” denir. Köylerde ise; koyun güdene “şivan”; kuzu güdene “behrivan”; sığır güdene ise “güvan” denir. Çobanın yardımcısına ise “davaro” denmektedir. Yedi-sekiz hane bir olup çoban tutar. Hanelerden birisi çobanı istemezse, o hane ayrılır.
Çobanın giysisine “kulav”,   başındaki örtüye “kalpak” veya “kavel” denir. Çobanın eşeği, el feneri ipi, yün çorapları, keçesi, su kabı ve değneği sürekli yanında olur. Çobanın ekmeğini içerisine koyduğu, tülüm olarak çıkarılan, ekmeğin yumuşak kalmasını sağlayan kaba; “davarcık” denir. Çobanın mal köpeği sürekli yanındadır. Çoban uyuduğu zaman gece sürüyü köpek bekler. Çobanın giysilerini ve tüm masraflarını mal sahipleri karşılar.
Çobanın yiyeceği sürü sahipleri tarafından nöbetleşe verilir. 50 koyunu olan beş gün çobanın yemeğini verir ve sürünün bulunduğu yere götürür. Bu, sürü sahipleri arasında nöbetleşe olur. Buna “çoban nöbeti” denir. Çoban dağda acıktığı zaman herhangi bir koyunun sütünü sağmada serbesttir. Çobanın yemeğini, “beri”ye (süt sağımı) giderken hanımlar götürür.
Ücrette, hayvan ve buğdayına anlaşılır. Bu anlaşma genellikle hayvanın; 20 koyuna 1 kuzu, buğdayına ise; üç koyuna 1 ölçek buğday, 1 ineğe, 1 ölçek buğday şeklinde olur.Çoban, ücretini sonbahara kalmadan eylülde alır ve kasıma kadar çobanlığa devam eder. Çoban ücret karşılığı kuzularını alırken istediği kuzuyu almaz. Sürü sahibinin 50 tane kuzusu varsa bunları 25-25 olmak üzere ikiye böler, çoban bunların içerisinden kaç tane alacaksa alır.
Ahlât'ın köylerinde ise bu daha farklıdır. Mal sahibinin 50 kuzusu varsa, onların içerisinden 5 tanesini tohumluk olarak seçer. Çoban geri kalanların içerisinden kendi hakkını seçer. Çobanın 5 kuzu hakkı varsa; bunların üçünü erkek, ikisini dişi olarak seçme kuzulardan alır. Buna; “çoban hakkı” denmektedir. Çoban, hakkını temmuzda almaktadır. Ahlât'ta çobanlık mayısta başlayarak, ekim-kasım aylarına kadar sürmektedir. Ahlât merkezde sürü sabah gider, akşam gelir. Ancak köylerde sürü, öğlen çıkar ikinci gün öğlen gelir. Çoban zaman zaman kontrol edilir. Sürü sahipleri çobandan memnun kalmazsa çoban değiştirilir.
Ahlât'ın bazı köylerinde ise; çobanlık nisanın başında başlar 11'inci ayın 10'unda biter. Köylerde sürüye “geri” denir. Geri, mayıs sonuna kadar köye gelir; daha sonra dağda kalır. Çoban da hayvanlarla birlikte dağda kalır. Gece hayvanlar kaçmasın diye çoban; uslu bir hayvanı, iki metre uzunluktaki hayvanın boynuna ve kendi kolana bağcık yapar. Koyun boğulmasın diye de boynuna düzgün bir şekilde tahta yerleştirir. Gece hayvanlar acıkıp otlamak için kalktıklarında, bağlı olan koyun da onlarla gitmek ister. Hareket edince çobanı uyandırır. Hayvanların gece otlamasına “sevin” denmektedir. Hayvanlar dağda kaldığı süre içerisinde haftada bir gün köye tuz yemeye getirilir. Tuz, hayvanın iştahını açarak gelişmesini sağlar. Tuz yemeye geldiklerinde hayvanlar sayılır.
Köylerde hayvanları sağmak için kadınlar günde iki kere; sürünün bulunduğu yere giderler. Buna; “beri” denir. Kadınlar beriye toplanıp giderler. Sütlerini köye getirirken nazar değmesin diye saklayarak getirir, sütü getirdikleri kaplara da nazarlık takarlar. Beriye saat 12 ve 16'da olmak üzere günde iki defa kadınlar gider. Erkekler beriye gitmez.
Koyunlardan dağda ölen olursa, çoban bir nişane getirir, ona “darafa” denir. Ya duruhunu yani işaretini; kulağını veya kellesini keser getirir. Çoban mal sahibini inandırmak zorundadır.
Sürüler karışmasın diye her sürü sahibi hayvanlarına kendi işaretini koyar. 50 tane sürüsü varsa 50'sinin de işareti aynı olur. Zaten sürüler kendi evini bilir.
Hayvanlar dağda kaybolduğu zaman kurt ağzı bağlanır. Hoca, ayet okuyarak bıçağın ağzını kapatarak iple bağlar. Koyunlar dağda kaldığı zaman, “şu dağdan şu dağa kurtağzı bağlayalım” denir. Sabah olunca bıçağın ağzı açılır. Bıçağın ağzını kapalı tutmak günahtır. Sürüye nazar değmesin diye çoban; sürünün içerisinde sadece iyi olan koyunlardan birisine nazarlık takar.
Çobanlık süresi bittiği zaman; çoban sürüyü köy meydanına getirir; mal sahipleri orada çobanla helalleşerek hayvanlarını teslim alır. Bu gelenek köylerde halen devam etmektedir.
SONUÇ
Geleneksel çalgılarımızdan olan kavalın Türk kültüründe önemli bir yeri vardır. Çoban kavalını yeniden canlandırmak için tamamen yok olmasını beklemek doğru olmaz. Sürülerin olduğu yörelerde çobanlık mesleği cazip hale getirilmelidir. Bu kültürün unutulmamasına, gelişmesine Gümüş Kaval Beste Yarışması veya benzeri çalışmaların gerekli yörelerde yapılmasının fayda sağlanacağı düşüncesindeyim.
Bu anlamlı çalgı aletleri düşünen, hayata geçiren   Motif Halk Oyunları Eğitim ve Öğretim Vakfı ile Kocaeli Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi görevlilerine teşekkür eder başarılarının devamını dilerim.
DİP NOTLAR
 pentatonik sistem: pentatonik müzik, Asya kökenli Türk musikisinin en önemli ve karakteristik özelliğidir. Bir gam içindeki 7 sesten ikisinin azalması ile, 3 adet tam ve 2 adet 1,5 sesten olmak üzere 5 sesten oluşmuştur. Kendine güven ve kararlılık verir, rahatlık sağlar. Çocuklara, 9-10 yaşına kadar sadece pentatonik müzik dinletilmesi tavsiye edilmektedir.                                                  
 ï€² kus:Mehterhanede ve askeri musikide kullanılan büyük davul. Kelimenin aslı Farsça “kus” olup, Türkçe telaffuzu kös şeklindedir. Bu büyük davulu çalana Farsça “kusi” veya “kus-zen” Türkçe'de “kösçü” denmiştir. Kösler, bakır üzerine deve derisi geçirilerek yapılırdı. Evliya Çelebi, ordu için yapılan 150 çift deve kösü ile fil kösleri gördüğünü yazmaktadır. Köslerin en küçüğü, at ve katırlara yüklenirdi. Bunlardan daha büyükleri ise deve ve filler tarafından taşınırdı. Kanuni Sultan Süleyman Hanın Zigetvar Seferine götürdüğü fil kösü, halen askeri müzede bulunmaktadır. Bunun çapı 130, yüksekliği ise 127 santimetredir. Kösü taşıyan develer zamanla sağır olurlar ve emekli edilirlerdi. “kös dinlemişâ€ tabiri de dilimize oradan gelmiştir. ansiklopedi.turkcebilgi.com/Kös -
 riyazet: Tasavvufi hal ve makamları elde etmek için harcanan sürekli ve düzenli çabalara mücahede ve riyazet denir. Riyazet daha ziyade, nefsin arzularına karşı koymaktır. (Ahmed ARPA) İnsanlar, riyâzet deyince, açlık çekmeği ve oruç tutmağı anladılar. Hâlbuki dînimizin emrettiği kadar yemek için dikkat etmek, binlerce sene nâfile oruç tutmaktan daha güç ve daha faydalıdır. Bir kimsenin önüne lezzetli tatlı yemekler konsa, iştahı olduğu hâlde ve hepsini yemek istediği hâlde, dînimizin emrettiği kadar yiyip, fazlasını bırakması, şiddetli bir riyâzettir ve diğer riyâzetlerden çok üstündür. Bir kimse, bin sene ibâdet etse ve sıkıntılı riyâzetler çekse ve sıkı mücâhede (nefse zor gelen şeyler) yapsa, eğer bir Peygamber-i zî-şÃ¢na uymamış ise, bütün bu çalışmalarının bir arpa kadar kıymeti olmaz. Çölde görülen serâb gibi, hiçbir şeye yaramaz. Bizim yolumuz riyâzet ve mücâhede çekme yolu değildir. Bizim yolumuz sohbet (berâber olma) yoludur. (İmâm-ı Rabbânî) www.nasihatler.net/arama.html?
 Çine Çayı: Marsyas'ın gözyaşları ile oluştuğu rivayet edilen ve antik çağda Marsyas Irmağı olarak anılan akarsu, günümüzde, Muğla ve Aydı il sınırları içinde yer alan ve   Büyük Menderes Nehrine dökülen, Çine Çayı'dır. Çine Çayı'nın geçtiği Gökbel Vadisinde üzerinde Roma döneminde inşa edilmiş olan ve yayaların geçişine hala hizmet veren Marsyas köprüsü. . tr.wikipedia.org/wiki/Çine_Çayı - 15k
 Çakmakkaya: Elazığ ilinin Alacakaya ilçesine bağlı bir köydür.                                                                                                                                                                                            pastoral: Kır yaşantısını ve özellikle çobanların aşk ve yaşayışlarını anlatan edebiyat türü, çobanlama. www.tdk.org.tr
OKUNAN FAYDALANILAN KAYNAKLAR
Oberhuber, K. 1972. Die Kultur des Alten Orients. Frankfurt am Main: Athenaion GAZİMİHAL, Mahmut Ragıp, Türk Ötkü Çalgıları, Kültür Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi Yayınları 12,Ankara1975,Ankara Üniversitesi Basımevi.
ÖZERGİN, Muammer, Türklerde Musiki Aletleri, İstanbul 1967,Akbank Yayınları.
ATAMAN, Sadi Yaver, Anadolu Halk Sazları, İstanbul 1
YALMAN, Ali Rıza, Cenupta Türkmen Çalgıları, Ankara 1938
 ÖZERGİN, Muammer,Türkler'de Musiki Aletleri, Ak bank Yayınları, İstanbul 1967
ÖĞEL, Bahattin, Prof. Dr., Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Folklor, Araştırma Dairesi yayınları 12                                                                                                                                                                                                                                                                                                           EMNALAR , Dr. Atınç, Tüm Yönleriyle Türk Halk Müziği ve Nazariyatı, Ege Üniversitesi İzmir 1998 (türküler.com.)                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     www.kultur.gov.tr/ Çobanlık
 

-99999920

Beraber Seğirdelim-Şebinkarahisar-2024

-99999923

-99999920

ŞEBİNMEDYA - Kuruluş Tarihi 

26.09.2008

-99999920

WORLD NEWS

0-00000108

iletişim - Tanıtım

-99999919
-99999919

HAFTANIN VİDEOSU

-:- 24.07.2014-:-

memlekete dair...

0-00000605 -99999919

Yazarlarımız...


Güven Gürbüz
ALLAHA HAVALE ETTİM..
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Sadi TOYGAR
İLETİŞİM KOPUKLUĞU VAR GİBİ
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Av. İsmail ŞENOL
STRATEJİK DERİNLİK
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Av. Zihni ASLAN
NE ÇEKTİK BU "R"LERDEN...!!!
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Av. Dursun AKKUŞ
ZAVALLI FİLİSTİN!!!!
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Polat SABUNCU
AZİZ NESİN'İN YURT GEZİSİ YAZILARI – 15
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Ateş NESİN
UZUN LAFIN KISASI Sonuç
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Yüksel BÖLÜK
İçinde "İsrail, Gazze ve Ekmeleddin" geçen komplo teorisi!
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Gazi Savaş YÜCEL
LİDER DEDİĞİN...
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Seher Keçe TÜRKER
ŞEBİNKARAHİSAR VE ÇEVRESİNDE ÇOBAN YEMEKLERİ
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Bahar SÖYLEMEZOĞLU
S E Ç İ M
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
KÜRESELLEŞME BİTTİ BÖLGESELLEŞME BAŞLADI
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Prof. Dr. Tayfun YÜCEL
Değerli hemşehrilerim,
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Gürhan GÜRBÜZ
ASLAN & KURT
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Murat GÜZTOKLUSU
Türk Keneşi Genel Sekreterliği'ne,
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
İsmail TÜRKMEN
Oy Vermeye Gidersek Başarı Kesindir.
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..
Muhabir Dede
ŞENLÜK VARIMIŞ HE....
...
Yazının Devamını Oku...
Yazarın Diğer Yazıları..

Toplam Ziyaretçi Sayısı

Bağlanan Bilgisayar Sayısı3029818

Kültür - Sanat - Tarih

-99999920

KÜLTÜR - SANAT -  TARİH

-9999523

-9999548

-9999834

Sene 1962

 -9999885

 Atatürk Şebinkarahisar'da

-9999984

Sene 1969

-9999981

Sene 1949 

-9999980

Sene: 1958

-9999979

Sene1960

-9999888

Sene 1900 ler..

-9999886

Başbakan İnönü nün Şebinkarahisar'a gelişi

-9999986

Sene1886 : Karahisar-i Şarkiden asker sevki

-9999982

Sene : 1936 Posta Arabası

-9999978

Sene 1930-9999976

Sene 1917

-9999977

Sene 1914

-9999510

  -9999797

 Şebinkarahisar Tarihi