|
Mantartepe, Bombatepe ve NİLİ ÖRGÜTÜ
İngilizler, 1916 yılının ikinci yarısında Hicaz Ayaklanması’nı bastırmış ve 2.Kanal Seferi’ni de yenilgiye uğratarak karşı saldırılarıyla Sina Yarımadası’nı aşarak Gazze kapılarına dayanmışlardı. İki tarafta burada durumlarını ve konumlarını pekiştirmişti. Uzun hazırlıklardan sonra İngilizler; 25-26 Mart 1917 gecesi, saldırıya geçerek sabah saatlerinde süvari birlikleri ile Gazze’yi kuşattılar. Gazze’de, Çanakkale’den getirilmiş, çetin siper savaşlarında pişmiş deneyimli bir alay vardı. Alayın direnişi çok sert ve kararlı oldu. Arap askerlerde belki de yurt savunması sezgisiyle Türk kardeşleriyle omuz omuza savaşıyorlardı.
Saldırıyı öğrenen Cephe’nin diğer kesimlerindeki piyade ve süvari birlikleri, Gazze’nin imdadına koştu. İngiliz kuşatma birliklerinin arkalarına sarkarak onları iki ateş arasında bıraktılar. 26-27 Mart gecesi de süren çatışmalardan sonra İngiliz Komutanı Murray, 27 Mart sabahı çekilme emri verdi.
Birinci Gazze Savaşı’nın en önemli mevkilerinden birisi Mantartepe idi. Bu tepe, cephenin iki tarafına hakim külahı andıran bir görünüme sahipti. Bu tepede Şeyh Ali Mantar’ın türbesi ve birkaç ağaç vardı. Daha sora Gazzeliler, önem verdikleri cenazelerini buraya gömerek, burayı bir çeşit kabristan haline getirmişlerdi. Türk Askerlerinin dilinde burası hemen “MANTARTEPE” olmuştu. Cemal Paşa Hatıralarında “Gazze müdaafasının en büyük kahramanı” olarak nitelediği 125.Piyade Alayı Komutanı Binbaşı Hayri Efendi’nin kişiliğini ve hizmetini şöyle anlatır:
“… dış görünüşü itibariyle hiçbir şey vaat etmeyen bu güzide insan, en müşkül ahval sırasında metanet ve soğukkanlılığını muhafaza ederek(S.231) Mantartepe’yi üç kez İngilizlerin elinden geri almış ve daha sonrada hiç bırakmamıştır”.
Paşa’nın “Osmanlı hamaset(yiğitlik) tarihinde pek müstesna bir mevki” olarak nitelediği Birinci Gazze Savunması’nda Alman Makineli Tüfek Bölüğü komutanı bir Teğmenle, Avusturyalı bir Topçu Yüzbaşısı da yaşamını yitirmişti. Toplam zaiyat ise 10’u subay olmak üzere 286 şehit, 12’si subay olmak üzere 756 yaralı, 14 subay olmak üzere 585 kayıp(çoğu tutsak olsa gerek) olmak üzere Osmanlı kayıtlarına geçiyordu. İngilizlerin zaiyatı ise 4000 kişi olarak tahmin ediliyordu.
Von Kress hemen fırsattan yararlanmak üzere karşı saldırı önererek artık alışılmış davranış kalıbını yineledi. Ama Cemal Paşa, bir tarafı denize, bir tarafı çöle dayanan ve Hicaz isyancıları ile İngilizlerin doğrudan bağlantısını önleyen Gazze-Bir’üs Sebi Hattı’nı önemli ve yeterli buluyor, böylelikle İngilizleri çöle mahkum tutmakla yetiniyordu. Almanlar hesabına daha fazla gereksiz riski almayarak öneriyi reddetti. İngilizler, Gazze’ye yeni bir saldırı daha planlarken; Cephe’deki Alman Muhabere Subayı Teğmen Stiller, 14 Nisan’da elde edilen bir telsiz mesajının şifresini çözerek, İngilizlerin 17 Nisan’da Gazze’ye saldıracağını ama asıl saldırının aynı günün gecesi karadan değil, denizden Gazze’nin gerisine Askalon mıntıkasına bir piyade tümeni çıkarılarak yapılacağını öğrendi. Ancak bu olayın bir savaş hilesi olabileceğini düşünen Karargah, birliklerin konuşlandırılmasını değiştirmedi. Sadece Askalon’a, çıkarmayı önleyecek bir müfreze göndermekle yetindi.
17-18-19 Nisan günleri süren şiddetli çatışmalarda İngilizler, 8 tane de tank kullanmışlardı. Ayrıca Gazze’yi denizden gemilerle yoğun bir ateş altında tutmuşlardı. Karadan ve denizden yapılan bu yoğun atışlardan en çok nasibini alan yine Mantartepe idi. Falih Rıfkı’nın anlatımı ile: “Korkunç bir gürültü ile toprağı karıştıran mermiler altında ufak tepenin irtifası birkaç metre azalmış, ateş altında bir yanardağa benzeyen tepe toz, toprak, sarı ve siyah dumanlar içinde boğulmuş idi. Kaç defa türbe, mezar ağaç ve ateş parçaları ve senelerden beri ılık mezarlarının içinde uyuyan ölülerin kemikleri bize kadar geldi.”(Zeytindağı, S.154)
Topçu atışlarını yönlendirmek için en hakim gözetleme yeri Mantartepe olduğundan, buradaki mezarların altından geçen 8 tünel açılmış, Topçu subayları bu tünel ağılarından düşman tarafını gözetleyerek atışları yönetiyordu. Kimi zaman düşman ateşi altında kalan bu toprak tünel, bazen tamamen çöküyordu. Bu durumda, askerlerin elleri ve bedenleriyle toprağı yararak, sağlam tünele ve gözetim yerlerine geçmeleri gerekiyordu. Üç gün, üç gece süren bu Mantartepe atışları, İngilizleri o kadar yıldırmıştı ki; burası boşaltıldıktan sonra bile en küçük bir kıpırtıya ateş yağmuru ile yanıt vermeye devam ettiler.
2.Gazze Savaşı’nın 3.günü, tepelerden birine yoğun topçu ve tank ateşi desteğinde İngilizler sürekli saldırıyorlardı. Bu tepeyi 32.Alay’ın 11.Bölüğü koruyordu. Siperlerde mevzilenmiş bir bomba bataryası, denizci bir yüzbaşının komutasında düşman saldırılarını 70 kg’luk bombalar yağdırarak durdurmayı başardı. Bu tepenin adı da BOMBATEPE olarak Gazze’ye yadigar kaldı.
İngilizler, 8 tanktan 3’ünü yitirmiş, binlerce ölü ve yaralı vermiş. Ama Gazze’yi yine de ele geçirememişlerdi. Bu durum, General Murray’ın başını yedi. Yerine Batı Cephesi’ndeki başarılarıyla tanınan ve Bloody Bull(Kanlı Boğa) lakabıyla anılan 56 yaşındaki General Edmond Allenby atandı. Bu atama, Britanya tarafında çok şeyi değiştirdi.
Osmanlı tarafında da durum değişiyordu. Sahneye Alman Orduları’na Başkomutanlık yapmış General Falkenhein çıkmıştı. Bu önemli görevini yitirdikten sonra “teselli ikramiyesi” olarak Osmanlı Cephesi’ne Yıldırım Orduları Komutanlığı’na gönderilmişti. Hedef Irak’ta İngilizlerin eline düşen Bağdat’ın geri alınmasıydı. Mareşalliğe yükseltilen Falkenhein’in Almanya’da kırılan gururunu ancak böylesine bir başarı onarabilirdi.
Enver Paşa, 24 Haziran’da Ordu Komutanlarını Halep’te toplayarak Bağdat Seferi’nin esaslarını anlattı. Enver Paşa’nın ütopik Turan Hülyası 1914 Aralık ayında Kafkasya Fethi amacıyla yürünülen Sarıkamış’ta tam bir faciaya yol açmıştı. Bu yüzden Doğu Ordusu onarılmayacak bir darbe almış, Erzurum ve daha sonra Erzincan Rusların eline geçmişti. İran ve Afganistan’ı “kurtarma” hevesi ise gönderilen birlikler, Irak Cephesi’ni zayıflatmış ve Bağdat elden çıkmıştı. Şimdi ise Bağdat’ın yeniden fethi hülyası ile Filistin ve Suriye Cepheleri zayıflatılıyor ve felaketin kapısı aralanıyordu.
Cemal Paşa’nın Osmanlı’nın Arap İlleri’ndeki “ali kıran baş kesen” haşmetli günleri, Falkenhein’in gelişiyle sona eriyordu. Orduların Komutanlığı’nı kaptıran Cemal Paşa sıradan bir bölge valisi durumuna düşmüş, lojistik destek ile meşgul hale gelmişti. Önce uzun uzun Enver Paşa’ya dert anlatarak vazgeçirmeye çalıştı, olmadı. Daha sonra Talat Paşa’ya bir mektup yazarak onu devreye sokmaya çalıştı. Ama Talat Paşa’da bunları askeri meseleler sayarak bundan kaçındı. Daha sonra İstanbul’da yapılan bir toplantıda, Falkenhein Bağdat Seferi’nden önce yine Kanal’a sefer yapılmasını önerdi.
Cemal Paşa iki Kanal Seferi’nin yol açtığı faciayı çok iyi bildiği ve doğrudan yaşadığı için böyle bir seferin cepheyi çökerteceğini görüyordu. Enver Paşa ise Bağdat Seferi’nde ısrarlıydı.
İstanbul’da tartışmalar sürüp giderken Cemal Paşa’ya Alman ve Avusturya İmparatorları’nın daveti geldi. Böylesine yüksek protokollü bir seyahat programı içinde Paşa, Almanya ve Avusturya’da gösterişe bayılan ruhunu okşayıcı şekilde gezdirilir ve ağırlanırken kendisinin “en elim darbe” olarak betimlediği bir mesaj aldı.
Enver Paşa, şifreli telgrafında Falkenhein ile yaptığı müzakereler sonucu, onun komutasında Yıldırım Ordular Grubu’nu Filistin Cephesi’nde taarruz kararı aldıklarını bildiriyordu. Von Kress’e tebliği ise alay eder gibi Cemal paşa’dan isteniyordu. Cemal Paşa, adeta canevinden vurulmuştu. Enver Paşa’ya telgrafında kaybedecek bir şeyi kalmayanların pervasızlığı sinmişti:
“Almanların başına bir Verdun Felaketi getirmiş olan General Falkenhein, bizim başımıza da bir Filistin taarruzu belası getirecektir.”
Hatıralarında: “Başımıza gelen felaketi güzel keşfetmiş” olduğunu belirterek kendini kutladıktan sonra kesin hükmünü verir:
“Düşmemek istedikçe daha anlaşılmaz tedbirlere tevessül ederek kendisiyle beraber kendi vatandaşlarını ve onların müttefiklerini de uçurumlara sürükleyen bu zat; bence Kudüs’ün, bütün Filistin’in ve tekmil Suriye’nin kaybının tek sebebidir.”(S.251)
Cemal Paşa, Enver’in İttihatçı Darbesi ile kurdukları “troyka” yönetimi içinde alman güdümlü bir iç darbe yoluyla, kendini etkisiz kılmasını içine sindiremiyordu. Derdini bu kez; Almanya’nın güçlü adamları, Hindenburg ile Ludendorf’a anlatmaya çalıştı. Onlar herhalde Falkenhein’dan kurtuldukları için yeterince muyluydular. Hariçten gazel okuyamayacakları anlamında sözlerle, Paşa’yı başlarından savdılar.
Cemal Paşa, süklüm püklüm İstanbul’a döndü. Enver Paşa’ya yine hayli dil döktü, onu kararında vazgeçiremedi. Görevinden istifa etmek istedi. Ama Enver Paşa, Cemal Paşa’nın İstanbul’da mutsuz ve hoşnutsuz bir biçimde dolaşmasının muhalifler için yaratacağı potansiyelin farkındaydı. Hicaz Ayaklanması’nın kuzeye doğru yayılma tehlikesini vurgulayarak Ürdün ve Suriye kuvvetlerinin ona bağlı kalmasını ve “Suriye ve Batı Arabistan Orduları Umum Kumandanı” ünvanı ile onun fiyakasını koruyacak bir formülle görev yerine gönderdi.
Ancak Enver’in asıl baş ağrısı, yeni başlıyordu. 24 Haziran 1917 Halep Toplantısı’na katılan Mustafa Kemal Paşa, Falkenhein’in taarruz planlarını çok ağır ifadelerle eleştirmişti. Buna karşın 1 Temmuz’da Padişah onayı ile Yıldırım Orduları Komutanlığı’na atanan Erich Von Falkenhein yine de muhtemelen bazı Alman meslektaşlarının telkinleriyle Mustafa Kemal’in görev almasında ısrarcı oldu. 5 Temmuz’da Gruba bağlı 7.Ordu Komutanlığı’na atanan Paşa’ya sandıkla altın göndererek rüşvet tertibiyle kendisine bağımlı kılmaya kalkıştı. Ama onun tedbirli davranışlarıyla, bu tertip hedefine ulaşamadı.
Mustafa Kemal Paşa; Grup Komutanlığı’nın yalnız kurmay başkanlığının değil, Karargah Subayları ve özel niteliklere sahip 6.000 kişilik Alman askeri gücüyle ve geniş yetkileriyle Osmanlı Ordusu’nu bir sömürge tipi orduya dönüştürülmesi niyetine de şiddetle karşıydı.
Falkenhein’in askeri konuların ötesine geçerek Arap Şeyhleri ile özel ilişkiler kurması, sözleşmeler yapmaya kalkması ve İngilizler gibi rüşvet dağıtmaya çalışması, sömürgeci niyetlerini açığa çıkarıyordu. Mustafa Kemal Paşa, onun bütün bu girişimlerine karşı çıkarken öte yandan bölgede halkın ve kamu yönetiminin durumunu, yoksullaşma, yolsuzlukları, yozlaşma ve çürümeyi de anlatan 20 Eylül 1917 tarihli ünlü raporunu hazırladı. Ordunun durumu ve yapılan yanlışlıklar açıkça belirtiliyor, alınması gereken önlemler doğrudan bildiriliyordu. Enver, Talat ve Cemal Paşa’lara gönderilen rapor; asıl muhatabı Enver Paşa’yı uyaracağına sinirlendirdi. Falkenhein’i tutan ve ona uymasını isteyen kısa bir yanıt verince, Mustafa kemal Paşa vekilini de kendi belirleyerek istifa etmekte tereddüt etmedi.
Mustafa Kemal Paşa’nın 7.Ordu Komutanlığı, üç ay bir hafta sürmüş, 11 Ekim’de görevini bırakmıştı. Özellikle Türk Ordusu’nun Sina Çöllerine sürülerek 3.Kanal Seferi’nde ısrar edilmesi; onu kesin bir tavır koymaya yöneltti. Bu sırada İstanbul’dan Suriye’ye Ekim ortalarında ulaşan Cemal Paşa, onu Falkenhein’e karşı doğal bir müttefik olarak destekledi. Dönüş parasını denkleştirmekte güçlük çeken Mustafa Kemal’in atlarını satın alarak, ona yardımcı oldu.
Falkenhein ise Alman Genelkurmay Başkanlığı’ndan sora uzak bir ülkede geldiği bu görevde başarı şansını ve prestijini iyice sarsan bu eleştiriler, karşı çıkışlardan sonra Mustafa Kemal’in istifasına çok bozulmuştu. Enver Paşa’dan M. Kemal’in tutuklanmasını istedi. Enver’in kızgınlığı daha az değildi. Ama böyle bir tutuklama girişiminin M. Kemal’i ulusal bir sembol haline getireceğinin de farkındaydı. Yine detaylı bir yol seçti. Cemal Paşa’ya uyguladığı taktiğin bir benzerini uygulayarak, onun Şehzade Vahdettin’in yaveri sıfatıyla Almanya Seyahati’ne katılmasını sağladı. Bu olay M. Kemal’e, Almanya’nın ve Batı Cephesi’nin son durumunu görmesine yarayacaktı. Filistin Cephesi ile ilgili uyarılarını en kesin ve kararlı bir biçimde yapmış, vicdanı rahattı. M. Kemal Paşa’yla beraber Cemal Paşa’da istifa düşüncesini ona bildirmişti. Ancak Şam’a gelen Enver Paşa, onun zaaflarını çok iyi biliyordu. Bir yandan kendisinin, öte yandan araya soktuğu Valilerin ısrarlarıyla, onu yine vazgeçirdiler. Mustafa Kemal yalnız kalmış, Enver üzerinde kurduğu baskı çözülmüştür. Böylece Filistin Yenilgisi’nin önü açılıyordu.
Mareşal Falkenhein, 200’e yakın çoğu Alman Subaylardan oluşan karargahını Halep’ten taşıyamadan ve 3.Kanal Seferi’ni başlatamadan fantezilerle uğraşırken gerçekçi General Allenby hazırlıklarını tamamlayarak, Ekim sonlarında harekete geçmişti.
Gazze’nin yoğun bombardımanı ile başlayan İngiliz Taarruzu kente önce iki kez olduğu gibi doğrudan hücum beklentisi yaratmıştı. Oysa Cephe’deki toplam 35.000 kişilik Osmanlı Gücü’ne karşı İngilizler 88.000 kişilik daha iyi donatılmış ve yetişmiş bir Ordu oluşturmuşlardı. İngilizlerin öncelikli hedefi; Gazze değil, çölü aşarak 50 km içerideki Sina Menzilbaşı olarak 3 yıldır güçlü bir şekilde tahkim edilmiş olan Bir’üs Sebi idi. Allenby, burayı savunan 4.400 Türk askerine karşı, çoğu Avustralyalı ve Yeni Zelandalı(ANZAK) olmak üzere 40.000 kişilik on kat daha fazla olan ezici bir kuvvet ayırmıştı. İngilizlerin Filistin’de kurduğu NİLİ adlı istihbarat örgütü, Sina’daki su kuyularının haritasını çıkarmış ve bunu iletmişti. Allenby, savaştan sonra söyleyeceği gibi bu kadar cesaretli bir saldırı planını, bu bilgiler sayesinde yapabilmişti. Bir’üs Sebi, 31 Ekim’de ele geçirildi. Cephe yarılmıştı. 7 Kasım’da artık direnme şansı kalmayan Gazze’de düştü. Osmanlı kuvvetleri, Bettelheim-Kudüs hattına dek çekilerek bir süre burada tutundular.
NİLİ casusluk örgütünü, Filistin’de 600.000 Arab’a karşı sayıları 80.000 kadar olan Yahudilerden Sarah ve Aron Aronson kardeşler kurmuştu. Aron botanikçi görüntüsü ile Sina’daki su kuyularının yerlerini saptayarak haritaya işlemişti. Sarah ise genç kadınlardan oluşturduğu şebekesi ile özellikle uçkur düşkünü subaylardan önemli bilgiler sızdırıyordu. Kendisi de 3 yıldır bir İstanbul Yahudisi ile evli görünüyordu. Bu vesileyle İstanbul’a giderek 1,5 yıl kalmış, Türkçe öğrenmiş ve önemli şahsiyetler için biyografik istihbarat yapmıştı. Cemal Paşa’nın karargahına hatta koynuna dek girdiği ve birçok önemli bilgiyi ele geçirdiği söyleniyordu.
Ele geçirdiği bilgiler ve belgeler, Monegan adlı küçük istihbarat gemisi ile İskenderiye’ye yollanıyordu. Bölgeye Alman denizaltıları gelince yöntem değiştirilerek posta güvercinleri kullanılmaya başlandı. Ama bu güvercinlerden biri kalkıp Osmanlı Karargahı’na konunca; durum Eylül ayında ortaya çıktı. Yapılan tahkikat ve istihbarat sonucu, Sarah ile şebekesi ele geçirildi, NİLİ çökertildi. Ancak iş işten geçmiş, Cephe yarılmıştı. Bir’üs Sebi ve Gazze gibi güçlü savunma merkezleri elden çıkmıştı.
Sarah, sorgusunda ser verip sır vermedi. Kendisini Siyonizm ülküsüne adadığı anlaşılıyordu. Günümüzde İstihbarat kökenli İsrailli Bayan Lider Livni’yi anımsatıyordu. 10 Kasım’da intihar ederek ebediyen sustu. Ama ölümünden bir gün önce İngiliz Dış İşleri Bakanı Arthur Balfour, kendi adıyla bir deklarasyon yayınlayarak Yahudilere bir yurt taahhüt etti. 2 Kasım 1917 tarihli bu Deklarasyon’u duyup duymadığını bilmiyoruz. Lakin Sarah ve NİLİ örgütü, bu sonucun alınmasında etkili olmuştu. Bu bozgun, Osmanlı Ordusu’na maliyeti ise 13.000 şehit, 12.000 tutsak olmuştu.
Artık savaş Sina’dan Filistin’e kaymıştı. Arap İsyancılarla, İngiliz Ordusu arasında doğrudan kara bağlantısı kurulmuş. Arap Ayaklanması, kuzeye doğru taşınıyordu. Filistin Arapları, soydaşlarının başkaldırısı ile birlikte son 35 yılda topraklarını satın alarak yurtlarına yerleşen Yahudi komşularının “büyük ülküsü” arasında, şaşkındı. Falih Rıfkı, bu durumu şöyle anlatıyor:
“Yafa’dan Kudüs’e kadar Yahudi Filistin’i birkaç defa dolaştım. Filistin’in yeni kasabaları ve köyleri, Yahudi eseridir. Bu yeni değil, yepyeni bir Filistin’dir. Köylerinde akşam smokin giyen İngiliz Yahudisi muhtarlık eder, Kırmızı Yanaklı alman Yahudisi kızlar dilijanslar üstünde şarkı söyleyerek bağdan köye döner, Müslüman Araplar ise bu efendilerin hizmetindedirler. Üzümü Arap gündelikçi sıkar ve şarabı semiz Yahudi içer.
Eski Filistin’de Arap köyü bir toprak yığınıdır. Bahçeler harap, insanlar çıplak, gözler hastalıklıdır.
Yahudi Filistin’de, kasabalar portakal kokuları ile çevrilmiştir. Şubat ayında göğüsleri ve enseleri açık kadınları, keskin kokulu gül demetleri ve olmuş portakalların süsledikleri, zengin otel salonlarında gözleri engine dalmış, harp sonunu beklemektedirler.”(Zeytindağı, S.69)
Onlar muzaffer kurtarıcılarını bekleyedursun. “Mareşal” Falkenhein’in Suriye’deki hali; İngiliz Basınınca:”karaya vurmuş balinaya” benzetiliyordu. Kendisi ise Cephe’deki perişanlığın suçunu, bu kez Von Kress’in üzerine atıyordu. Cemal Paşa ise istifada Mustafa Kemal’i izlemediğine bin pişman olsa gerek, apar topar Cephe’ye gelen Enver’e açmış ağzını yummuş gözünü, Falkenhein’a veryansın ediyordu. Daha önce zaman zaman ters düştüğü Von Kress ona göre zemzem ile yıkanmış gibiydi. Falkenhein’in daha büyük felaketlere yol açmadan görevden alınması yerine Yıldırım Orduları Komutanlığı’na M. Kemal Paşa’nın atanmasını öneriyordu. Bulabildiği en iyi çare buydu.
Enver Paşa, buna yanaşmadı. Almanların yardımı kesme olasılığını öne sürdü. Ama asıl kaygısı, M. Kemal’in böyle kurtarıcı olarak çağrılmasının kendi prestijini sarsma olasılığıydı. M. Kemal Paşa, istifadan önce Filistin Cephesi’nin tüm sorumluluğuna talip olmuştu. Uyarı ve öngörüleri kısa sürede doğrulanmıştı.
Enver Paşa’nın inadı, felaketin boyutlarını büyütmeye devam etti. Kudüs’ün savunması için Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’nın takviye istemlerine ve Cemal Paşa’nın çabalarına karşın bu kez, Falkenhein’in dinsel bağnazlığı tuttu. Hristiyanlık açısından kutsal kent sayılan Kudüs’ün tahribini önlemek bahanesiyle savunma tedbirlerini engelledi. Oysa saldırıyı ve tahribatı yapacak ordunun kendisi de Hristiyan idi. Ama General Allenby’nin böyle bir sorunu yoktu. Sonunda elini kolunu sallayarak 9 Aralık 1917’de kente girdi ve KUDÜS DÜŞTÜ. Bunun psikolojik ve politik etkisi büyük oldu. Osmanlı Yenilgisi’nin hızlı ve tam bir çöküşe dönüşmesini, Batı Cephesi’nde Almanların başlattığı 1918 Bahar Taarruzu oldu. Allenby’nin Filistin’deki kuvvetlerinin önemli bir kısmı Fransa’ya kaydırıldı. Yerlerine Hindistan’dan yeni sömürge askerleri geldi. Bunların yetiştirilmesi ve yerleştirilmesi, Allenby’nin hızını kesti. Suriye’nin işgalini 9 ay ileriye attı. Taraflar kısmi bir durgunluk dönemine girdi.
Sina ve Filistin’deki bütün bu gelişmeler sırasında; Kıbrıs’tan kaçarak Osmanlı saflarına katılmış olan Şefik Özdemir’in bir takım hizmetlerde bulunduğu muhakkak, ama bunların ne olduğuna dair elimizde herhangi bir bilgi ve belge yoktur.
|